Nursel Duruel edebiyatında hayatın izlerini aramak

Nursel Duruel

Burçak Görel

Türkiye’nin ilk ve tek kent edebiyat ödülü olan Mersin Kent Edebiyat Ödülü’nün 13.’sünün sahibi, ülkemizde öykünün yükselmesi için çaba gösteren sanatçıların başında gelen, öykü yazarı Nursel Duruel olmuştu. Biz de araya giren uzun pandemi süreci sonrasında bu ödülü vesile ederek Duruel ile bir araya gelme fırsatı yakaladık. Duruel ile yazma merakının oluştuğu çocukluk yıllarından başlayarak, gençliği, TRT’de 20 yıl süren prodüktörlük hayatı, edebiyat ile kurduğu ilişki, öyküleri ve karakterleri hakkında konuştuğumuz uzun ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Eserlerinde göç, ayrılık, kasaba yaşamı, köy ve kentin değişmekte olan konumu, bunun getirdiği bakış açıları ve kadınlık halleri gibi konulara yer veren Duruel edebiyat yolculuğunu, hayatından ve yaşadıklarından izlerle anlattı. 

Yazmak fikri ne zaman, nasıl, hangi koşullarda hayatınıza girdi?

Bazı eğilimlerimiz çocuklukta belirmeye başlar; ne olduklarını tam bilemeyiz, adlandıramayız ama hissederiz. Benim okuma merakım da çocuklukta başladı ve hayatım boyunca sürdü. Yazma dürtüsünü de çocukluğumda, erken yaşlarda duydum. Ancak bundan kaçmaya çalıştım, bir bakıma savaştım diyebilirim. Çünkü edebiyatı çok fazla önemsiyordum, hatta dehşete düşüyordum. Okuduğum bu kitapları kimler yazıyordu? Nasıl yazıyorlardı? Evet, dayım Tarık Buğra yazardı ama onu görmüyordum yaşadığı yer bizim olduğumuz yerden çok uzaktaydı. Yakın çevremde yazan birileri yoktu yani. Sürekli okuyan bir çocuksan merak ediyorsun, yazan insanların aslında kim olduklarını, nasıl bir dünyaları olduğunu… Bunları büyüklere sormak da gelmiyordu aklıma, böyle şeyler sorulamaz zannediyordum. Kendi kendime cevap bulamayınca hayal kurmaya başladım. Bazı detayları değişse de esas meselesi değişmeyen bir hayaldi bu:  Bir yazar tipi oluşturmuştum kafamda. Bu kişi,  kocaman sakalı olan yaşlı bir adamdı. Büyük olasılıkla Tolstoy’un bir fotoğrafını görmüş olmalıyım, çünkü ona benzeyen bir adamdı hayalimdeki yazar. Ona o kadar saygı duyuyordum, o kadar uzağında duruyordum ki, kendim uydurduğum halde onu daha rahat görebilmek için görünmez biri oluyordum. Tasarladığım günlük program ise şöyleydi: Sabahları erken kalkacağım, yazarım çalışmaya başlamadan önce masasını düzenleyeceğim, kalemlerinin ucunu yontacağım (kurşun kalemle yazıyor), kağıtları desteleyeceğim ama o bunları hiç görmeyecek… Masaya oturup tam çalışmaya başladığı anda yazarımın beynine sızacağım ve orada nasıl bir mekanizma işliyor, neler olup bitiyor, anlamaya çalışacağım. Ama orada gördüklerimi kimseye söylemeyeceğim,  sır olarak saklayacağım. Çünkü bu onun dünyası.

Oyun yönü ağır basan bu hayal uzunca bir süre devam etti.  Yazma meselesinin nasıl bir şey olduğunu anlamaya, kavramaya çalışıyordum ama o zamanki aklımla bunu kavrayabilmekten uzaktım elbette. Geriye dönüp baktığımda yararlı bir hayal olduğunu görüyorum. Aksi halde aynı merak, farklı alanlardaki yaratıcılar ve yaratım meselesi üzerine yazılmış onca kitabı okuduktan sonra azalacağı yerde artmazdı.

BİR YAZAR OLARAK HER ŞEYDEN BESLENDİĞİMİ DÜŞÜNÜYORUM

Taşradaki yalnızlığınızın ve deneyimlerinizin yazın hayatınızı etkilediğini söyleyebilir misiniz?

O yalnızlık, okuduklarım ve çevremde yaşanan olaylar, insanlar, ilişkiler üzerine etraflıca düşünebilmeme olanak sağladı. İnsanlarla kolay ilişki kurabilen, iç dünyasını paylaşabilen bir çocuk değildim; çekingen bir çocuktum. Çevremdeki olaylara, yaşananlara dair kafamda pek çok soru vardı. Ama bunları yetişkinlere soramazdım. Sorarsam yadırganacağımı sanıyordum, bu yüzden kendim cevap bulmaya çalışıyordum.  Yani her zaman kötü değildir yalnızlık. Bazı zorluklarına, sıkıntılarına karşın avantaja dönüştüğü durumlar da yaşanır. Aslında her insanın yalnızlığa, boş zamana ihtiyacı vardır; özellikle çocukların.    

Babam nahiye müdürüydü, bu yüzden çocukluğum farklı yerlerde geçti. Çok yer dolaştık. Yazları genellikle kırsal alanlarda, nahiyelerde; kışları ise okula gitmek için şehirlerde yaşıyorduk. Mevsimlere bağlı olarak kır ve kent dönüşümlü yer alıyordu hayatımızda. Böylece köy hayatını da kent hayatını da yaşayarak, içeriden tanıma olanağı buldum. Yer değiştirdikçe farklılaşan gelenek ve göreneklerle, farklı davranış biçimleriyle tanışmış oldum. Köylüsüyle kentlisiyle pek çok insan, pek çok olay… Beni en çok etkileyen de dilin zenginliği, gücü, kıvraklığı oldu diyebilirim.    

Eğitim hayatınız ve sonrası nasıl devam etti? 

Arkeoloji okudum. Mezuniyet tezimi lise ikideyken görüp hayran olduğum antik Aizanoi kentindeki Jüpiter Tapınağı üzerine yazdım ama mezun olduktan sonra arkeolog olarak çalışmadım;  TRT’de çalışmaya başlamıştım çünkü. Arkeoloji, yalnız sevdiğim değil aynı zamanda önemine inandığım bir alan. Elbette besledi beni, ama tek kaynağım değil. Bir yazar için sınırsız beslenme kaynağı var. Ben de pek çok şeyden beslendiğimi düşünüyorum ama aklıma takılan, öğrenmek istediğim, keşke öğrenebilseydim dediğim daha o kadar çok şey var ki… Başta fizik olmak üzere bazı bilim dalları, müzik, başka sanatlar… Biliyoruz ki hayat sınırsız, ömür sınırlı. Ve yine biliyoruz ki hayatımızı sadece kendi irademiz yönlendirmiyor: Rastlantılar, zorunluluklar… Şikâyetim yok,  her şeye rağmen fena sayılmayacak bir hayat yaşadığımı düşünüyorum.

TRT’nin ilk prodüktörlerinden biriydim. 20 yıl kültür yayınlarında çalıştım. Başta edebiyat, sanat olmak üzere farklı alanlarda sayısız program yaptım.  Bir yandan da yazmaya devam ettim, ama kimseye söylemeden, yazdıklarımı ortaya çıkarmadan.

YAZDIKLARIMI OKUDUĞUMDA ŞİİRE YAKIN DURAN ÖYKÜLER OLDUĞUNU FARK ETTİM. YANİ BEN ÖYKÜ YAZMAYI SEÇMEDİM. ÖYKÜ BENİ SEÇTİ

O zamanlar hangi türde yazardınız?

Yazma dürtüsünü güçlü bir biçimde hissediyordum;  belirli bir edebi türe yönelmeden, yalnızca sevdiğim için, bundan zevk aldığım için yazıyordum. Benim için bir ihtiyaçtı yazmak. Yazarken daha iyi düşünebiliyormuşum gibi geliyordu. Kendimle kâğıt üzerinde karşılaşmak yazdıklarıma da dıştan bakabilme olanağı sağlıyordu.  Yazılanlar birikiyor, onlara yenileri ekleniyordu. Yıllar sonra, edebiyat hakkında ciddi fikir sahibi olmaya başladığım dönemde “Bakalım neymiş bunlar?” diye topluca okuduğumda şiire yakın duran öyküler olduğunu gördüm. Yani ben öykü yazmayı seçmedim, öykü beni seçti.

Yazdıklarınızı paylaşmaya karar vermenizi tetikleyen şey neydi?  O kırılma noktası nasıl geldi?

İşte o nokta, kırılma noktası dediğiniz süreç bana zor geldi.  Yazmak fiili edebiyat bağlamında kullanıldığında bana göre dünyanın en zevkli eylemlerinden birinin adı oluyor.  Yazma yaşantısının kendisini kast ederek söylüyorum bunu, uzantılarını değil.  Evet, çok zevkli bir yaşantı ama bir o kadar zor, iç didişmesi tükenmeyen, problemleri bitmeyen bir süreç. Bazen tek cümle, hatta tek sözcük üzerinde kıvranıp duruyorsunuz. Bütün bunlarla birlikte ve bunlardan dolayı son derece kişisel ve mahrem bir süreç bu. Acısıyla, sevinciyle, “Ya Rab belayı aşkla kıl aşina beni” durumu yaşanıyor yani.  Derinlere kök salmış içsel bir olgu yazmak, yayımlamak ise bambaşka bir süreç; sizin dışınızda gelişen bir süreç. Yazdıklarınızı başkalarıyla paylaşmak istiyorsanız yayımlamaktan başka yol yok. Her yazarın mizacı farklı. Benim kendimi o eşiği atlamaya razı etmem uzunca bir zaman aldı. Otuzlu yaşlarda razı olabildim buna. Nedeni, yazının mahremiyetini fazla önemsiyor olmamdı.

O sıralarda Türk Dili en çok okunan edebiyat dergilerinden biriydi. “ Geyikler Annem ve Almanya”   başlıklı öykümü oraya gönderdim ve gönderdiğim anda pişman oldum. Onca zaman arkadaşlarımla paylaşmaktan bile çekindiğim halde nasıl oldu da dergiye gönderdim diye hayıflanıp duruyordum. Oysa deneyimli bir kültür prodüktörü olarak uzun soluklu edebiyat programları yapıyordum o tarihte. Çok sayıda şair, yazar, eleştirmen, çevirmen, yayıncı konuğum olarak katılıyordu bu programlara. Onlarla yapıtları üzerine söyleşirken veya gündemdeki edebiyat meseleleri üzerine konuşurken rahattım. İşimi iyi yaptığımı biliyordum, katılan herkes memnun ayrılıyordu. Dergiye öykü gönderdiğimi birkaç yakınım dışında kimse bilmiyordu. İş yoğunluğu yüzünden ben de unutmuş gibiydim. Çalıştığımız odada tek telefon vardı. Bir yeri aramak için çevir sesinin dakikalarca beklendiği yıllar. Telefonumuz çaldığında en yakında kim varsa o açar, aranan arkadaşa uzatırdı ahizeyi. Diğer servislerdeki odaların durumu da aynıydı. Telefonun susmadığı sıradan bir iş gününde zil sesinden bezmiş bir arkadaş açtı,   “Ankara’dan aranıyorsun”, diyerek bana uzattı ahizeyi. Telefonun öbür ucundaki ses, “ Ben Fakir Baykurt Nursel hanım, nasılsınız ?” diyerek başladı söze, ara vermeden yumuşacık bir ses tonu ve son derece nazik bir üslupla devam etti:  “Türk Dili Dergisi’nin yazı kurulundayım. Öykünüzü çok beğendik, hemen basacağız. Sizi kutluyorum”.  Fakir Baykurt’un okuruydum elbette ama tanışıklığımız yoktu.  Yazı kurulunda olduğunu da bilmiyordum. Teşekkür etmenin ötesinde tek söz edemedim. Heyecanlandığımı anlamış olmalı, başka konulardan söz açarak rahatlamamı sağladı. Bu inceliğini unutmam mümkün değil. Kısa bir süre sonra Almanya’ya gittiğini duydum. Fakir Baykurt’u sevgiyle, saygıyla anıyorum.

“Geyikler Annem ve Almanya” yazdığım ilk öykü değildi ama yayımlanan ilk öyküm o oldu. Böylece ipin ucu da kaçmış oldu.  Yani yayımlama konusunda kendi irademle önüme koyduğum barajın duvarında çatlak oluştu. Sonrasında çatlak biraz daha genişledi. Akademi Kitabevi Ödülleri neden olmuştu buna: Başta şiir ve öykü olmak üzere edebiyatın farklı dallarında verilmek üzere yeni kurulmuş bir ödüldü bu. Katılım koşullarını içeren duyuruyu gazetede görmüştüm.  Elimde hazır bir öykü dosyası vardı, onu bir kez daha gözden geçirip yolladım. O dosya Akademi Kitabevi Ödülleri’nin öykü dalındaki yarışmasında birinciliğe değer görüldü.  Ödül belgesini Gazeteciler Cemiyeti’nin salonunda yapılan törende jüri başkanı Vedat Türkali’nin elinden aldım.

ÖYKÜ KİŞİLERİMN ÇOĞU KENDİ HAYAT ÇERÇEVELERİ İÇİNDE YÜZ YÜZE KALDIKLARI ZORLUKLARI, SIKINTILARI AŞMAYA ÇALIŞAN, BUNUN İÇİN MÜCADELE EDEN KADINLAR

Yazdıklarınızın içine kendinizi ne kadar koyuyorsunuz? Öykülerinizin birçoğunda güçlü kadın karakterler, olay örgünüzde ise bir kadın perspektifi hissediliyor. Sizi buna yönelten şey neydi?

Her insan dünyanın herhangi bir yerinde belirli bir coğrafyanın, doğal ve sosyal çevrenin, dilin, kültürün içine doğuyor. Kendisini hiçbir yere, hiçbir topluma, kişiye, konuma, duruma ait saymayan insan bile doğup büyüdüğü ortamların izlerini taşıyor. Edebiyatla uğraşıyorsanız, yazıyorsanız,  o izleri de derinlemesine kavramaya çalışarak, anlamaya çalışarak yaratmak istersiniz kişilerinizi, olayları, durumları… Aksi halde inandırıcı olmaz yazdığınız metin. Peki, ben yazdıklarıma ne kadar koyuyorum kendimi? Bu sorunun net bir cevabı yok bende. Ölçü birimleriyle ölçemiyoruz çünkü. Tek ölçütü var: Edebiyat etiği ve estetik. Fiziksel varlığımla, kendi gündelik yaşamımla yer almıyorum öykülerimde. Buna karşın, düşünüş, bakış, görüş, duyuş, kavrayış, hissediş olarak benden bir şeyler sızmıştır herhalde öykü kişilerime. Şunu çok iyi biliyorum:  Öykü kişileri benim kuklam ya da sözcüm değiller.   Okurun zihninde benim parçalara bölünmüş kopyam olarak değil, kendileri olarak iz bırakmalarını isterim, bunu sağlamaya çalışırım.  Bu noktada asıl sorunuz olan kadın meselesine geçmeden önce beni şaşırtan iki okur tepkisinden söz etmek istiyorum. Bunlardan ilkini internette görmüştüm. “Geyikler Annem ve Almanya” başlıklı öykümü severek okuduğunu söyleyen bir okur, dergi ya da gazetede fotoğrafımı görünce büyük bir hayal kırıklığına uğradığını anlatıyordu.  Öykünün yazarını sarı saçlı, yeşil gözlü bir kadın olarak hayal ediyormuş. Aradan epeyce zaman geçtikten sonra daha ilginç bir okur tepkisiyle karşılaştım: Ankara’da düzenlenen bir etkinlikte biyografi türü üzerine konuşma yapmam isteniyordu. Çalıştığım bir alan olduğu için çağrıyı memnuniyetle kabul edip gittim. Konuya gerçekten ilgi duyan, biyografi kitapları okumaktan, paylaşmaktan,  tartışmaktan zevk alan bir topluluk vardı salonda. Süre bittikten sonra da devam ettik konuşmaya.  İçerideyken hiç sesi çıkmayan, tartışmalara katılmayan orta yaşlarda bir bey, ben salondan çıkarken yolumu keserek  ”Size bir şey söylemek istiyorum”, dedi. Biyografi türüyle ilgili önemli bir saptaması vardı da söylemeye fırsat bulamadı sanıp konuşmasını istedim. “Öykünüzü okuduğumda bambaşka hayal etmiştim sizi” dedi. “Duruşunuz, sıfatınız, hele konuşmanız, hiç ama hiç benzemiyor o hikâyedeki kadına”. Ardından da  “Keşke gelmeseymişim” diye söylenerek suçlayıcı bir ifadeyle baktı yüzüme. Ancak son cümlelerinde anlayabildim derdini:  Biyografi sözünü duyunca hayatımı anlatacağımı sanmış, onun için gelmiş. Konuşma sonrasındaki tartışmalar sırasında iyice sıkılmış. Bahsedilen yerli/yabancı yazar ve kitap adlarını ilk kez duyuyormuş. Kimin ne söylediğini anlayamamış. Bu okur için o anda yapabileceğim bir şey yoktu; “ Hayalinizi bozduğum için özür diliyorum” desem, ne dediğimi anlar mıydı sizce? Sorunuzla yazarların sıkça muhatap olduğu bir durumdan söz etmeme imkân sağladığınız için teşekkürler.

Gelelim öykülerimdeki kadınlara… Sizin yaptığınız tespiti daha önce başkalarından da duydum. Çok kişi söyledi ya da yazdı. Onlara ve size katılıyorum. Evet, öykü kişilerimin çoğu kadın ve genellikle güçlü kadınlar. Kendi hayat çerçeveleri içinde yüz yüze kaldıkları zorlukları, sıkıntıları aşmaya çalışan, bunun için mücadele eden kadınlar… Rahatsız oldukları, huzursuzluk duydukları koşullara teslim olmayan, insan onurunu yüksekte tuttukları için güçlü olan kadınlar… Öykülerimde güçlü kadınların yer alması neredeyse kendiliğinden oldu. En başta kendi geniş ailemdeki kadınlar- ben farkına varmadan- küçüklüğümden itibaren model oluşturdular sanıyorum. Annem, teyzelerim, harika yengelerim, onlardan önceki kuşaktan hikâyeleri sıkça anlatıldığı için görmediğim halde görmüş gibi olduğum aile büyüğü kadınlar… Yalnız ailedekiler değil elbette, dolaştığımız köylerde kentlerde hayatlarına, davranışlarına tanık olduğum güçlü, vakur kadınlar büyük bir hayranlık ve saygı uyandırıyorlardı bende. Ezmeden, ezilmeden yaşamanın formülünü her durumda yeniden icat ediyorlardı sanki.  Zorda kaldığı zaman hemen teslim bayrağı çekenleri gördüğümde ise canım sıkılıyordu. Zayıflık da bir insanlık hâlidir kuşkusuz, anlamak gerek; her insanın zayıf düştüğü, olaylar durumlar olabilir. Ancak, direnç denen, direnmek denen bir seçeneğin var olduğunu unutmamalı.    

Siz kent demişken konunun seyrini biraz değiştirip kent ve edebiyat ilişkisi hakkında düşüncelerinizi sormak istiyorum. Kentler, şehirler her daim edebiyatın neredeyse her türünde, şiirlerde, öykülerde… Hatta sanatın birçok alanında filmlerde, şarkılarda görüyor, hissediyoruz. Sizce kent, onu hissettiğimiz eserin konusu mu, yoksa o konuyu etkileyen şey mi?

Güzel bir soru. Bence ikisi iç içe. Tavuk yumurta hikâyesi… Kent, sanatçıyı etkilediği için onun eserinin konusu oluyor. Bir kent sanatın konusu, mekânı, ortamı olarak tanındığı zaman etkileme gücü artıyor;  Joyce’un Dublin’i, Kafka’nın Prag’ı gibi okurların sıkça ziyaret ettiği bir kent haline geliyor. 19.yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başındaki Paris’i düşünün. Kültürün, sanatın başkenti konumundaki Paris’i… O tarihlerde orada bulunan farklı ülkelerden gelmiş sanatçıların kentle ve birbirleriyle etkileşimini, sanat akımlarını… 21. yüzyıla girerken dünya hızlı bir değişim sürecine de girdi. Şimdi dünyanın her tarafında irili ufaklı pek çok kent ya da kasaba film-tiyatro-müzik festivalleriyle,  kitap fuarları, bienalleri, müzeleri, kütüphaneleri,  sanat merkezleri, galerileri, üniversiteleri, spor yarışmalarıyla ilgi odağı olmaya çalışıyor.  Tekrar edebiyata dönecek olursak, adları anlattıkları kent ya da yöreyle bütünleşmiş olan ya da oralardan izler taşıyan yazarlara bakalım isterseniz. Madem Çukurova’dayız sizin de aklınıza ilk gelen isimler Orhan Kemal, Yaşar Kemal olacaktır kuşkusuz. Onların ardından Osman Şahin, Nihat Ziyalan; şairlerden Özdemir İnce, Celal Soycan Ahmet Ada… Daha sonraki kuşaktan devam edersek Özcan Karabulut,  Behçet Çelik, Feryal Tilmaç, Remzi Karabulut…

ARTIK İÇİNDEN NEHİR GEÇEN ŞEHRİMİZ KALMADI

Peki sizin yaşadığınız kentlerle ilgili kaleme aldığınız bir yazı oldu mu?

Evet, farklı nedenlerle yazılmış bazı yazılarım var. Mesela öykülerini çok sevdiğim editör arkadaşım Murat Yalçın, yıllar önce ilginç bir derleme kitap yapmıştı. İstanbul’da yaşayan yazarlardan oturdukları sokağı anlatan birer yazı yazmalarını istemişti.  Ben de tam o sıralarda adı törenle değiştirilmekte olan sokağımızı yazmıştım.

Şair Haydar Ergülen’in hazırladığı Trenler Kalkar Haydarpaşa’dan başlıklı derleme kitapta da bir yazım var: “Sular-Köprüler”.  Çocukluk, ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim kente yıllar sonra kısa bir ziyaret için gittiğimde gördüğüm değişime, o değişimin olumsuz yanlarının bende yarattığı sarsıntıya ilişkin bir yazıdır o. Kenti güneyden kuzeye doğru kesip geçen akarsuyun üstü kapatılıp yol yapılmış, iki yakayı birbirine bağlayan küçük zarif köprüler yok edilmişti. Kentin özgün dokusunu çok severdim. Sırf o dereyi, o köprüleri tekrar görebilmek için gitmiştim oraya. Böyle yıkımlar ülkemizin hemen her bölgesinde yaşanıyor. İçinden nehir geçen ya da dereler akan şehirlerimiz, köylerimiz neredeyse kalmadı. Bu durumda yitirdiklerimizi hatırlamanın bir yolu da edebiyat oluyor.

Kent Edebiyatı diye bir şey var mı?

Bu soru, bir zamanlar gündemden düşmeyen köy edebiyatı, kent edebiyatı tartışmalarını hatırlatıyor.  Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı kitabının yayımlanmasıyla başlayan,  çoğunlukla Köy Enstitüleri’nde öğrenim görmüş yazarlarımızın kaleme aldığı şiirler, öyküler, romanlar, oyunlar “köy edebiyatı” başlığı altında toplanıyordu.  Köy yaşamının zorluklarını, sorunlarını, çatışmalarını anlatıyordu bu yazarlar. 1950‘lerden itibaren kentlere göç, gecekondulaşma süreci başladı. 1960’larda kentleşme süreciyle birlikte edebiyatta da kent yaşamını ve karmaşık yapısını anlatan edebiyat eserleri çoğaldı.  Günümüzde edebiyat hayatın her alanını konu edindiği için böylesine bir ayrım edebiyattaki tür, konu çeşitliliğini karşılamaya yetmiyor. 

BİR HALK SANATA İHTİYAÇ DUYUYORSA BU ÇOK SAHİCİ BİR ŞEYDİR

Kentle çok ilgili bir yerden siz çok kısa zaman önce Türkiye’nin ilk ve tek kent edebiyat ödülü olan Mersin Kent Edebiyat Ödülü’nü aldınız. Bu sizin için ne ifade ediyor?

Benim için son derece değerli bir ödül bu. Mersin Kenti Edebiyat ödülünü benden önce almış olan yazarlar edebiyatımızın çok değerli isimleri. Onlar benim okuru olduğum isimler, aynı zamanda dostlarım. Elbette çok etkilendim. Şair Celal Soycan’la birlikte usta şair ve yazarlardan oluşan seçici kurulun kaleme aldığı ödül gerekçesi beni çok onurlandırdı. Ayrıca bir kentin sanatla sıkı bir bağ kurması, bu bağı giderek sıkılaştırması fevkalade takdire ve saygıya değer, çok önemli bir şey. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası bu anlamda Türkiye’de önemli bir örnek oluşturuyor. Kentler sanatla işte bu yolla bağ kurabilirler. Festivaller, ödüller, sanatın başka alanlarında da yapılan sempozyumlar… Bunların çoğaltılarak desteklenmesi önem taşıyor. Örneğin Mersin’de Devlet Opera ve Balesi’nin, üniversite bünyesinde bir konservatuvarın olması son derece önemli. Kent halkı bu etkinliklerle ne kadar ilgiliyse bağ o kadar gelişmeye ve yaşamaya açıktır. İnsanların buna ihtiyaç duyması lazım. İlgiden çok ihtiyaç… İlgi çok dışarlıklı bir laf. Bunun içtenlikle, bir ihtiyaç olarak istenmesi lazım. Bir halk sanata ihtiyaç duyuyorsa bu çok sahici bir şeydir. Bu ihtiyacı oluşturamıyorsanız bu gibi etkinlikler süs olmaktan öteye geçemez. Önemli olan kentlerin bu ihtiyacı yaratabilmesidir.

Sizce kentler bu ihtiyacı nasıl oluşturabilir? Bunun için atılması gerektiğini düşündüğünüz adımlar var mı?

İnsanların sanatın, kültürün getirisini kendi benliklerinde hissetmesini sağlayarak yapabilir bu. Örneğin Mersin’de kültür sanat etkinlikleri düzenleyen geçmişte İçel Sanat Kulübü, bugün Kültürhane gibi mekanlar var. Bunların artması ve çeşitlenmesi kültüre ve sanata duyulan ilginin artmasını ve beklentinin daha da yükselmesini sağlar.  Zor bir şeyden bahsediyorum biliyorum. Ama önemli olan bunu yaratabilmek. Buna en çok ihtiyaç duyanlar öğrenciler ve gençlerdir. Geleceğin kentlerinde yaşamı belirleyecek olanlar da gençlerdir.

Siz birçok edebiyat ödülünde jüri üyeliği yapan ve kültür sanat etkinliklerini yakından takip eden bir edebiyatçısınız. Deneyimleriniz ve tanıklıklarınız içerisinde bu ihtiyacı başarıyla oluşturabilmiş kent örnekleri var mı?

Hem dünyada hem de ülkemizde bunu başarabilmiş örnekler var. Tabii bilinmesi gerekmektedir ki bu konuda adım atanlar yine bu alanların özneleri oluyor. Örneğin Eskişehir bir dönem çok aktif oldu. Bu alanları iyi bilen, bu alanlara aşkla bağlı olan insanların gayretiyle oldu bu gelişmeler. Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana merkezli öykü günlerimiz var mesela. Bu kentlerdeki etkinlikleri yürütenler yine öykücüler. Organizasyon yapma yeteneği olan sanatçılar, edebiyatçılar, insanlar… Biraz önce de söz ettiğim gibi öykü günlerini pek çok şehirde yaptık. 1990’lı yıllarda başlayan bu etkinlikler büyük bir ilgi oluşturdu öyküye dair. Öykü yazarları arttı, öykü yükseldi. İnsanlarda bir ihtiyaç oluştu. Oraya geldiler, dinlediler ve “ben de yazacağım” dediler. Yazdılar. Öykü günleri sayesinde her kuşaktan öykücü de birbiriyle tanışma fırsatı buldu. Değerli tartışmalar yapıldı. Çok sayıda yeni öykü yazarı kazandık. Bu süreçte 14 Şubat’ın “Dünya Öykü Günü” olarak kutlanmasını sağladık.

İNSAN TÜKENMEDİKÇE YENİ YAZARLAR TÜKENMEYECEK

Siz kentlerin edebiyat alanındaki mevcut hareketliliğe ve faaliyetlerine baktığınızda gidişattan umutlu olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

İçinde bulunduğumuz pandemi süreci bu tür buluşma ve etkinlikleri dijital platformlara taşıyor. Tüm dünyayı etkileyen yaşadığımız bu büyük değişim, kent ve edebiyat etkinliklerinin alanını kısıtlıyor gibi görünse de, yüz yüze olmanın enerjisini taşımasa da olumlu yönden bakarsak yeni platformlarda devam edecektir. Üstelik daha çok insana, daha geniş çevrelere ulaşacaktır. Yeni yazarlar da kendilerini daha geniş çevrelere duyurma olanağı bulacaklardır. Kısaca, koşullar değişse de insan tükenmedikçe yeni yazarlar tükenmeyecek.

Son olarak, yazmak isteyip de yazamadığınız, ya da yazdığınız ama yayınlamadığınız; içinizde kalan bir şey var mı edebiyat hayatınızda?

Bir pişmanlığım yok. Sadece şu var: Ben kendimi paralarını yastık altında biriktiren yaşlılara benzetiyorum. Sanki zaman sonsuz ve ben istediğimde yazıklarımı çıkartabilirim. Hayır, böyle bir şey olmadığını biliyorum. Zaman kısa, herkes ölümlü… Benden sonra yastık altından çıkacak yazılarımın ne olacağına sanırım kızım ve torunum karar vermek durumunda kalacaklar.

Kültürhane Menü/Dergi (Tüm Sayılar)

Related

Yağların “inci”si

Fransa İmparatoru 3. Napoleon "tereyağı yerine geçecek, bolca üretilebilen ucuz yağ" için yarışma ilan etmiş. 1869'daki buluşu ile kazanan, kimyacı Mége Mouries olmuş. Mouries, elde ettiği yağ topaklarını inci tanelerine benzetince, ürününe, Latince 'inci' anlamına gelen 'margarita'dan esinlenerek margarin adını vermiş.

Read More

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *